11 Kasım 2009 Çarşamba

Türkiyede Eğitim; Nasıldır? Nasıl olmalıdır?

“Öğretmenler! Cumhuriyet sizden fikri hür,irfanı hür,vicdanı hür nesiller ister” Atatürk

Ne vecizede bahsedilen öğretmenler bunu yapabiliyor, ne de bahsedilen nesiller yetişebiliyor bu sistemde. Öğrenciler kadar velilerin de öğretmenlerin de bir çok alanın profesörlerinin de isyan ettiği bu sistemden çıkabilecek tek ürün fabrikasyon robotlardır. Ali Nesin’in konuyla ilgili ele aldığı yazısında da dediği gibi; “Amaç herşeye evet diyen, pasif, düşünmeyen bireyler yetiştirmekse Türkiye`de eğitim son derece başarılıdır. Hakkını arayan, korkmayan, medeni cesaret sahibi, çalışan, üreten bireyler yetiştirmekse amaç, eğitim sınıfta kalmıştır. Eğitimin durumu içler acısıdır. Baştan aşağı yeniden yapılanması lazım. Milli Eğitim Bakanlığı`nı lağvetmekle işe başlayabiliriz. Eğitim konusunda hiçbir yasa, hiçbir kural olmasa durum şimdikinden iyi olur.” Eğitimle ilgili konulan yasaların hiçbiri olması gerekeni vermemekte, daha da kötüye sürüklemekte ve daha ilk okulda başlayan bir “sınav maratonu” yaratmakta sadece.

Devlet okulları ve özel okullar arasındaki farklılıklar bir yana farklı coğrafyadaki eğitimin bile birbirini tutmaması, aynı mahallede bile varolan eğitim eşitsizliği gözardı edilirken öğrenciler arasındaki eşitliği tek tip kıyafetle sağlamaya çalışan zihniyetin öne sürdüğü tek bahanesi olan “ekonomik farklılıklar” ve “sınıf ayrımı” aslında çok da geçerliliğini korumamakta. Eğitim sisteminin her aşamasında varolan seçme ve yerleştirme sınavlarının kişisel kabiliyet ve gayretten ziyade dershanelere dökülen paraya bağlı olması ya da yine devlet okulu ile özel okullar arasındaki farklılıklar ne toplanan saçlarla giderilir ne ayakkabıların kundura olmasıyla.

Tüm bunların yanı sıra çocuklara 20 yıl sonra icraa edecekleri mesleklere karar vermeleri bekleniyor. Hangimiz o yaşlardaki meslekleri yapıyor ve ya şuan yapmayı düşünüyoruz? Daha da kötüsü kaç aile çocuğunun hayatı boyunca yapacağı mesleğin kararını çocuğuna bırakıyor? Doktorluk, öğretmenlik, avukatlık gibi saygın meslekler her zaman ailelerin gözdesi ancak herkes doktor olmak istiyor mu ki?Yenilenen sistemde güya bu sorun ortadan kalkıyor,teoride. Girebiliyor olması girebileceği anlamına gelmiyor malesef.

Konu aralıklarına göre belirlenen müfredata göre eğitim alan çocuklar, konuların değişimi ya da ayrıntıların değişmesiyle belki de hayatı boyunca sınava girmekten başka hiçbir işine yaramayacak olan pek çok gereksiz bilgiyi beynine yüklüyor. Öğrencileri 7 yaşından 18 yaşına kadar temel eğitim, daha sonra ise 2 ile 6 yıl arasında üniversite eğitimi alıyor; ortalama 17 yıl ve bunun 11 yılı sadece sonraki üniversite eğitimini alabilmek için yüklenen gereksiz bilgilerle dolu.

Yapboz usulüyle düzeltilmeye çalışılan sınav ve eğitim sistemi, değişen puan hesaplamaları, konular, müfredatlar ciddi bir takip kondisyonu gerektiriyor. Bir anda değişen bir durum, öğrencilerin emeklerini çöpe atıp ek yük bindirebiliyor.

Tüm bunların yanında okullarda öğretilen dersler arasında özellikle kültür dersleri büyük sorun. Tarih kitaplarındaki yanlışlıklar bir yana kitapları hazırlayan kurulun içinde İngiltere,Fransa gibi ülke temsilcileri var. Tarihte en çok entrikaları,savaşları olan ülkelerden geçen bir tarih kitabı sizce ne derece gerçekleri anlatır? Kaldı ki tarih öğretmenleri tarihi ne kadar biliyor? Benim okul öğretmenlerim içinde kişisel merakıyla araştırıp, öğrenenler olayların detaylarını verebiliyordu ancak merakı olmayan, mecburiyetten ya da garanti iş işte diye giren yok mu? Herhangi bir video sitesinden “Mısır piramitleri Türkiye’den çalınmış” adlı videoyu bulun,sonuna kadar izleyin! Ne dediğimi anlayacaksınız.

Kültür derslerine hiçbir şekilde önem verilmemesiyse kendi tarihinden,dilinden yoksun nesil yetiştirilmesi demek. 623 yıllık Osmanlı Tarihi’ni savaşlardan,fethilerden ibaret sanan gençlerin hiçbiri bu ve ya benzeri derslere ilgi duymuyor, sıkıntı ve sıkıcı ders olarak görüyor, önemsemiyor.

Bunun yanı sıra ders programının bir saatini kapsayan zorunlu Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi hocaların insanlığına ve ahlakına bırakılmış durumda. Derslerde şeriyat propagandası yapan da var, dinin kişisel bir durum olduğunu, hoşgörü barındırdığını söyleyen de. Dersin zorunlu olması zaten başlı başına bir çelişki ancak bunun yanı sıra müfredatın sadece İslam dininden ibaret olması, İslam dininin içindeki mezheplerden sadece Sünni mezhebine bağlı kalması, öğrenciler arasında ayrımın, farkın ve düşünce özgürlüğünün öldüğü bir ders malesef.” Dersin öğretmenlerinin vaazını dinlemek” odaklı işleniş şeklinde hocanın gaza gelmesiyle sınıf içinde “Allahsız” ilan edilen öğrencinin linç edilmesi bile olası. Ayrıca sadece bir saatlik ders için atanan öğretmen sayısı nedense matematik, tarih, edebiyat, dil ve anlatım, coğrafya gibi en az iki saat olan derslere atanan öğretmenlerden daha fazla.

Kendi branşları dışında ders vermek zorunda kalan öğretmenler ise ayrı bir sorun. Tarih öğretmeni olup coğrafya dersine giren bir hocamız vardı mesela bizim. Fizik öğretmenleri kimyaya, edebiyat öğretmenleri dil ve anlatım dersine derken bu karmaşayı görmezden geliyoruz.

Okulların durumu ise içler acısı. Özellikle devlet liseleri ve mülakata tabi okulların kapısını yine para açıyor. Okula giriş için para, dosya, a4 kağıt gibi araçlar alıyor daha sonra da o araçları kullanmak için para ödüyorsunuz. Hala pek çok okulda yapılan sınav parası uygulaması bunun en güzel örneği o zaman.

Dershanelere gidin bakın, 4. sınıfa giden çocuklar göreceksiniz çünkü yeni sistemle onlar her sene sınava giriyor ancak çocuklar zaten o sene gördüğü derslerden sınava giriyor yani okulda anlatılanın aynısı aynı zaman zarfı içinde çocuğa yükleniyor. Bu konuda da dershanemin ofisinden bir yorum geldi; “Bugün bu ülkede sadece adını soyadını yazacağın bir sınav olsun, o sınavın kursu açılır” Doğrudur ancak burada ben çocukların “Baba beni dershaneye yolla” dediğini sanmıyorum. Bence tamamen anne-babanın işgüzarlığı. Hem kendilerine hem de çevrelerine “Bakın biz ne kadar iyi anne babayız, hiçbir masraftan kaçınmıyoruz, en iyisini yapıyoruz, aman ne de şekeriz, yeriz kendi kendimizi” mesajı vermesine dayalı. Bahaneleri çocuklarına iyi bir gelecek hazırlamak ama 10 yaşındaki bir çocuğun bugününü alırsan hazırladığın gelecekte sadece bugünlerine bakıp yapamadıklarına pişmanlık duyacaktır. Ohh hiç sokakta oynamadım doktor oldum iyi ki cam kırmamışım diyeceklerini sanmıyorum.

Herşeyden de öte eğitimin başında büyük yanlışlık var. Bütün öğrencilerde varolan öğrenilmiş çağresizliğin kaynağı bilinmiyor, bulunmuyor, yokedilmiyor. Matematiğe karşı, fiziğe karşı, kimyaya karşı ya da başka bir derse karşı “Ben yapamam” dayanağı nerden geliyor? Bu bütün öğrencilerde varsa demek ki okuldan gelen birşey, hepsinin ailesi de aynı olamaz. Eğitim verirken(!) bilginin nasıl alınacağını, değerlendirileceğini öğretmedikden sonra ne anlamı var o eğitimin. Sen bunları ezberle, ilerde soracaklar, sorduklarında doğru cevapla ötesine de karşıma mantıklı bir sistem değil de ne?

Müzik dersinin mal bir blok flüt ile verildiği, saçma sapan çocuk oyunlarının izletildiği (ki bu tiyatro etkinliği olduğu varsaylarak söyleniyor), hiçbir sosyal aktivitenin olmadığı okullarda kimse eğitim öğretim verdiğini söylemesin. Ne eğitim ne de öğretim sırf polinom, İstanbul’un Fethi ya da yüklem özne uyumu değil. Hayatı, kültürü, sanatı öğretemiyor, öğrencileri yeteneklerine göre yönlendiremiyorsan ne eğitim verebiliyorsun ne de öğretim.

Şimdi de çok klasik örneklerle devam edelim; Dünyada da varolan öğrenci ayrımı sorunu hallolalı çok olmuşken biz hala aşmadık. Einstein, Edison gibi dahiler okullarında “gerizekalı” oldukları gerekçesiyle atılmıştı ama dünya bunu atlattı ya da atlatamadı banane ben eğitim gördüğüm ülkeye bakarım. Beyin göçünün ne yoğun yaşandığı ülkelerden biri olduğumuza göre demek ki biz atlatmamışız, değerlendirememekteyiz.

Durum bu peki nasıl olmalı? Bunu sorduğum anda ilk itirazlar kılık kıyafet düzenine geldi ancak karşı çıkma sebepleri özgürlükleri vesaire değil kendilerini daha güzel/yakışıklı göstermek amacıyla süsün serbest olmasından ibaret fikirleri demek ki üstündekinin fiyatıyla değerini belirleyen bir neslimiz var. Bu öğretime girer.

Öğretmenlik garanti iş, devlet kapısı falan gibi görünmekte ister kadrolu ister sözleşmeli öğretmen olmak da çok zor değil. Bunun önüne geçilmeli. Öğretmen oldun tamam hadi eyvallah demekle olmaz, denetimi yapılmalı gerek bilgi birikimi gerekse hali tavrı psikolojisi ölçülmeli.

Hertürlü parasız eğitim sağlanmalı. Devlet okulu, aylık vermiyorsunuz etmiyorsunuz demek parasız eğitimin sağlandığını göstermez. Öğrencilerin cebinden çıkacak her kuruş takip edilmeli, nereye kimlerin cebine gidiyor sorulmalı. Hem zaten öğrencinin cebinden neden para çıkıyor ki? Okula birşey mi alınacak devlet alır, çalmayı bırakırsa.

Eğitim eşitliği sağlanmalı. Özellikle ilkokul aşamasında bir okulun diğer bir okuldan daha başarılı olması öğrenciden olamaz ilkokul tamamen evin yakınlığı ile alakalı bir durum ancak bir okul diğer bir okuldan daha başarılıysa bu o başarılı okulun başarısı mıdır diğerlerinde bir sorun olduğunun işareti midir?

Öğrencilere empoze edilecek “her türlü” düşünce yok edilmeli. Öğrenciler kendi fikirlerini kendileri bulmalı ve onu savunacak cesareti almalı. Okulda verilmesi gereken yeni bir düşünce değil düşünceyi savunacak güç, özgür düşünmek ve inancı bulmadır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder