8 Haziran 2011 Çarşamba

Ruhsuz dinleyici topluluğu


90'ların müzikleri hala partilerle,programlarla,organizasyonlarla yaşatılır. Genelde bu tip aksiyonlar pop müzik içindir ama 90'lar asıl rock müzik için apayrı bir ruhtur. O dönemin kendine has ruhunu yaşayanlara 90'lar Kemancı Tayfası denir hatta. Şimdiki gibi her köşebaşında bir rock barın olmadığı, internetin olmadığı, bu kadar çok grubun olmadığı baba dönemler. O dönemin dinleyicileri şimdilerde savaş anılarını anlatan gazi dedeler konumunda. Dün 4 tanesiyle beraber Kadıköy'de Kesmeşeker konseri öncesi o dönemi konuştuk da, kayıp nesil onlar mı yoksa biz miyiz bilemedim.

Sınırsın imkanın verdiği rahatlık belki de o ruhu öldüren temel sebep. Hergün önünde binbir alternatif olan, "Hangisine gitsek lan" çelişkisi yaşayan, albüme bir tıkla sahip olan bir nesilden ruh beklenmez. O dönem için albüm almak demek bir haftalık içki parasından vazgeçmek demekmiş; o dönem için uzun saçla, üstünde grup tshirtüyle gezmek dayak yemek sebebiymiş. Tüm bu zorlukların birleştirdiği ilişkileri sağlam bir azınlıkmış onlar. Şimdi elini sallasan "rakçı"ya çarpıyor, sanki dinlemeyeni dövüyorlar.

Rock dinlemek popüler bir iş olmadığından dolayı özentilik değil kendini bulmakmış onlar için. Bir konsere gitmek "sosyalleşme aktivitesi" değil de deli gibi beklenen, özlenen bir törenmiş onlar için.

Nereden nasıl yerleştiği belli olmayan "köle müzisyen" kavramı o zamanlar yokmuş mesela, şimdilerde çok moda bu tavır. Birini dinlemeye gidiyorsan o müzisyen senin kölen, tak tasmasını dolaştır. Vur kırbaçı çalsın şarkını, vur beline kazmayı çıkartsın albümü, at ensesine şaplağı çektir fotoğrafı. O dönem deli gibi hayran oldukları müzisyenleri yolda görseler bakmazlarmış mesela, büyünün bozulacağına inanırlarmış. Onlar için müzisyen etten kemikten bir insandan çok daha fazlasıymış çünkü.

Kimse konsere "eğlenmek" için gitmezmiş, müzisyeni "görmeye" değil "dinlemeye" giderlermiş. Bu yüzdendir ki o dönem sanatçıları sahne kostümlerine dikkat etmez, aynı tshirtle 5 konsere ard arda çıkar kimse de "Ayyy geçen konserde de giygiydi bunu." demezmiş. Sahnedeki hatunun kilosu değil sesi tartışma konusu olurmuş.

Hiç kimse kalkıp da "Ulan sana ne dünya meselelerinden, Türkiye'nin halinden, sana mı kaldı yarraaam? Sen müziğini yap dümbük." çekmezmiş, müzisyenin müziği sosyal içerikli oldukça daha da beğenilirmiş, cesareti takdir toplarmış.

Üstünden başından, yediğinden içtiğinden arttırıp orjinal albüm alırlarmış onlar, şimdi her semtte beşer onar bulunan büyük müzik mağazaları yokmuş ki o zamanlar, arar sorar bulurlarmış, illa da orjinalini alırlarmış.

Her bardan iki ekip otosu dolu adam toplanırmış, çoğu neden alındığının bile farkında değil. Şimdiki gibi GBT sistemi de yokmuş o zamanlar tabii, bir alındın mı 4-5 gün teröristmişsin gibi kalırmışsın karakolda. Bir de damgalama varmış o zamanlar. Her ekip gelip damga basarmış "Görülmüştür" diye. "Damgalı eşek gibi geziyorduk." diye açıklıyorlar bu durumu da.

Müzisyene saygıda kusurları yokmuş, "Benim olacak fıstık, bincem üstüne vurcam kırbaçı vurcam kırbaçı" düşüncesi henüz oralara gelmemiş, el kol hareketleri yapmazlar, laf sokmaya çalışmazlarmış.

O dönem dinleyicilerinde en net olan ve istisnasız hepsini etkileyen bir diğer özellik de koleksiyonculuktur mesela. Güven Erkin Erkal bunun en baba örneklerinden. Hepsinde dinlenmekten pörsümüş kasetler, konser afişleri, haber küpürleri, röportajlar, düşük kaliteli büyük maneviyatlı konser kayıtları... Hepsinin evlerinde hala durur bunlar, hiçbiri de kıyıp atamaz. Hatta öyle ki Cenk Han Alkaya'da 10 yıl önce şarkı yazdığı defter durur hala, bugün açıp dinlediğim şarkıların ilk sözleri yazar o sayfalarda, karman çormandır, üstü karalanmış eklenmiş çıkartılmış sözcüklerle doludur o defterler. Ben daha 2 yıl önce aldığım albüme sahip çıkamazken onların arşivcilik duyguları en üst kademededir.

Peki bu 90 ruhunu bozan tek sebep televizyon mu? İnternet mi? Küreselleşen dünya mı? Aslında en net soru; Müzisyenlerin hiç mi kabahati yok! O da başka yazıya....


Devam Edecektir...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder